|
Doğa koruma üzerinde çalışma kararını, ilgini etkileyen ne oldu?
İlk defa 1986 yılında Orta Doğa Teknik Üniversitesi'nde Sualtı Topluluğu'nda aktif bir üye iken dalgıçlığı öğrenme, tabi ki bu arada sualtındaki canlıları da biraz tanıma kaygılarıyla dalgıçlık faaliyetlerine başladım. Bundan yaklaşık 18 yıl evvel Sualtı Topluluğu kurucularından değerli arkadaşım Gökhan Türe ve ayrıca Prof. Dr. Fikret Berkes'in yaklaşımı beni başlangıçta çok etkilemişti. 1987 Eylül ayında Prof. Dr. Berkes'ten Türkiye kıyılarında son Akdeniz fokları olduğunu, ODTÜ Sualtı Topluluğu olarak bizlerin dalgıçlığı bir araç olarak kullanıp, sualtını ve deniz canlılarını tanıtım ve korumayı amaçlayan bir topluluk olduğumuzdan bahisle çalışmalarımızı tebrik ederek, bizim denizlerde de yaşayan nadir canlılardan Akdeniz fokunu korumak için çalışmalar yapmamızı tavsiye ediyordu. Bu el yazısı mektubu ben Gökhan'ın elinde okudum ve o anda yüreğimde sıcak bir duygu oluştu. Çünkü Türkiye sahillerinde bu nadir canlıların yaşadıklarını hiç kimse, hiçbirimiz bilmiyorduk ama bu yazı ile elimizde aslında çok kıymetli bir deniz canlısı olduğunu fark ettik. Kaldı ki o tarihlerde yine az sayıda olan, az bilinen bir canlıydı, yani aslında bilmemek doğaldı. Benim çocukluğumda ve lise çağında evcil hayvanlarla başlayan doğa sevgim ve merakım birden bire doğada yabanıl canlılar ve doğal hayatın korunması yönüne kayması Fikret hocanın bizi bilinçli yönlendirmesiyle oldu. O günden sonra da hayatımda doğa koruma konusunda film koptu zaten.
Sualtı Topluluğu'nu hepimiz duyduk ama ne tür etkinlikler yapıyordunuz, özetleyebilir misin?
1985'de kurulan Topluluğun birinci amacı bilinçli ve eğitimli dalgıç yetiştirmekti ama, tabi bu bir araçtı. Temel dalış eğitimleri, hem nefesli hem de tüplü dalış eğitimleri ve seminerleri yapılırdı. Ama bunlar aslında temel eğitim çalışmasıydı. Esas amaç, dalışı iyi kullanarak çalışan özelleşmiş alt çalışma grupları oluşturmaktı. Bunlar çekirdek gruplardı. Ve aslen amaçları Türkiye'de deniz yaşamı araştırma ve korumasında eksik konularda bilinç oluşturmak, veri sağlamaktı. Gerektiğinde de görevini tamamladığında da kapatılırdı bu gruplar. Benim ODTÜ-SAT içinde ilk gözümü açtığım yer -1986'daki dalış eğitimlerim hariç- 1987'de bir deniz kaplumbağaları ekspedisyonudur. İlk akademik danışmanımız Prof. Dr. Erdal Özhan Deniz Kaplumbağalarını Araştırma Grubu ile birlikte bunu düzenlemişti. 1987 Mayıs ayında Dalyan'daki bu ekspedisyona katıldım. Hatta buna katılmak için hayatımda ilk defa bir sınava girmemeyi göze aldım, karakterime uymasa da gerçekten de sınavı atladım. Bu arazi çalışmasında geceleri sabaha kadar nöbetleşe dişi Caretta kaplumbağaların çıkışını izlemeye çalıştık. Hatta iyi hatırlıyorum, bir hafta geçmiş ve bir tane dişi deniz kaplumbağası görememiştik. Sonunda 7.gün, nöbet arkadaşım Elvan'la o araştırmada kumsala ilk çıkan dişiyi fark etmiş ve telsizle ana kampa haber vermiştik. TRT ekibi de Dalyan'da idi, hemen ana ekiple yanımıza gelerek o anda -gecenin bir yarısında- haber yapıldı vs. O an çok mutlu olmuştum, bu gruba yardımım olduğu ve nesli azalan bir deniz canlısının yumurtladığı ana şahit olduğum için, ama ben takip eden süreçte bu grubun hiç aktif üyesi olmadım. Bir de Köpekbalıklarını Araştırma Grubu vardı. Hiç çalışmalarına katılmadım, çünkü bu grupla ilgili bilinçli bir şekilde kendime şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: "köpekbalıklarının olduğu bir denizde dalar mısın? "Hayır dalamam, bu işi yapamam, çünkü bu canlıları tanımıyorum" dedim ve o gruba girmedim. 87 sonrası çok az sürdü kaplumbağa ve köpekbalığı çalışmaları. Bu çalışmalar birkaç sene sonra sona erdi ve gruplar pasif duruma geçti. Mağaralara da dalan arkadaşlarımız vardı: MADAG. Hala da var. Türkiye'deki mağara dalıcılığı ve araştırmalarını yönlendiren bir gruptu, hala da öyle. Bu ihtisas gerektiren bir dalıştır ve dünyanın en zor iki dalış yönteminden bir tanesidir (buz altı dalışı ve mağara dalışı) ve kapalı ortamlarda yapılır. Ayrıca Sualtı Arkeolojisi Araştırma Grubu vardı, SAAG. ODTÜ-SAT'ın ülkemizde hatta bence dünyada yerine getirdiği en önemli misyonu sualtında görüntü avcılığı yarışması kavramını oturtması ya da yaymasıdır. Sualtı zıpkınla avcılığa çok ciddi bir alternatif kavram geliştirdik ve bunu Türkiye'de başarıyla oturttuk. Şu anda birçok sualtı kulübü, üniversite sualtı topluluğu, dernek ve vakıflar sualtı fotoğraf yarışmaları düzenliyor, dalgıçları zıpkıncılığı bırakmaya, korumacılığa teşvik diyor. Bu arada AFAG'ı unutmayalım, çünkü ciddi ve uzun vadeli doğa koruma çalışmalarımda o benim ilk göz ağrım. 1987 Eylül'de Fikret hocadan gelen mektup üzerine Gökhan'ın bana "grubun sorumlusu olur musun" demesiyle başladı. O anda kabul ettim ve hala grup koordinatörlüğünü sürdürüyorum. Sadece koordinatörlük değil başından beri seve seve askerlikte yapıyorum. 18 yıldır Akdeniz foklarını ve yaşam alanlarını aralıksız çalışıyoruz. Neyse ODTÜ-SAT içinde bazı alt gruplar (SAAG, MADAG, AFAG gibi) kendi alanlarında ülkede hatta dünya çapında büyük girdi sağladılar ve oldukça önemli yerlere geldiler. Bazıları da üstüne düşen görevi tamamladı -örneğin Deniz Kaplumbağalarını Araştırma Grubu- Türkiye'de çok güzel bir heyecan ve başlangıç yarattı. Mesela deniz kaplumbağaları alanında, ısrarlı çalışmaları DHKD yürütmeye başlamasıyla, grup görevini tamamladığını düşündü ve çalışmalar sona erdi. Eğer başlangıç yıllarında birileri Akdeniz fokunu bizden çok daha ileriye götürseydi, belki "görevimiz tamam ve biz de burada bitirelim" derdik… Ama ne üniversitelerde ne de diğer korumacı kuruluşlar arasında ilk 7-8 yıl bu olmadı, dolayısı ile AFAG bu canlının peşini bırakmadı ve ciddi birikim oluşturdu. Şu anda hala Akdeniz fokları için başlangıçtaki gibi heyecan, koruma inancı ve doğa sevgisi ile dolu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.
Yakın çevrenden nasıl tepki aldın?
Ailemden başlayayım. Hiçbir zaman bana köstek olmadılar. Küçükken annemden dinlediğim masallar, hikayeler, bir şeyler filizledi. "Anne dünyada (doğada) en çok hangi canlıyı seversin" diye sorduğumu hatırlıyorum. Ben böyle hani erkek çocuğu olduğum için belki, bilmiyorum böyle ne bileyim güçlü yaratıklardan etkilenirdim ve anneme o beklentiyle sorar ve ne bileyim mesela bir aslan veya avına saldıran bir kaplan gibi "bence karizmatik" cevaplar beklerdim. Ama annem aksine sakince, "içinde bir derenin aktığı büyük bir orman ve içinde şakıyarak öten bir bülbül" derdi… Bu cevabın bende büyük etkisi olduğunu biliyorum. Yani bu yanıtla doğanın en derinlerine indiğimi hissederdim. Bence eğitim kesinlikle evde başlıyor. Annem doğaya hassas bir insandı. Buna benzer sorulara aldığım cevaplar, anlattığı masallar bende bu sevginin uyanmasını sağladı. Annem, babam kardeşlerim hiç köstek olmadılar, ama sonraları ODTÜ-SAT AFAG'da mezuniyet sonrası çalışmalarla birlikte anne ve babam bu inancın ve azmin iş hayatıyla birlikte köreleceğine inanmaya başladılar, yine de yapma-etme tarzında bir karışma hiç olmadı. Çok yakınımdaki insanlar da böyle düşünüyordu. Örneğin beni seven çok yakın aile dostlarımdan biri "Orkun doğa falan güzel ama bunu devam ettirmen çok zor, hayatın hengamesine karıştığın zaman bunları sürdürme enerjisine sahip olacağını pek zannetmiyorum" derdi. Yani etrafımdaki insanlar, kendimi hayatın akışına bırakacağımı düşünüyorlar ve bunu dile getiriyorlardı. Ama sonucu şu anda onlar da görüyor, hiç de öyle olmadı. Aksine doğa korumayı gitgide hayatımın omurgasına yerleştiriyorum. Şaka değil ciddi söylüyorum; kanımın son damlasına kadar Türkiye'nin güzelliklerini, doğal kaynaklarını, ekosistemini korumaya kararlıyım. Bunun dışında doğa korumaya inanmayan arkadaşlarım vardı. Yaklaşımları üzücüydü ama beni bileyledi. Doğa korumaya yakın olmayan çevremden insanlardan korumaya inanmayanlar hatta dalga geçenler oluyordu. Onlarla hararetli tartışmalar yapıyorduk. Bir çok anekdot var hafızamda. Örneğin, daha önce, 1992'de çalıştığım bir firmada bir çalışma arkadaşıma, bir sohbette "doğal alanların çok önemli olduğunu onları bizim yok ettiğimizi, avcılık vs. var ama esas biz yaptığımız evlerle yok ediyoruz onları, avcı olmayan insanların da bunda payı var, kıyılardaki yapılaşma, yazlık evlerin mantar gibi plansız yayılması son derece yanlış" dediğimde, onun cevabı şu oldu; "Cem kusura bakma ama ben yunus için kaplumbağa ya da Akdeniz foku için keyfimden vazgeçemem. İnsanlar istediği gibi ev yapabilirler ve doğayı korumak için zevkimden vazgeçmek bana çok anlamsız geliyor, insanların nasıl özel hayatlarına karışabilir doğa". O kadar düz mantık bir yaklaşım nasıl kabul görüyordu eğitimli insanlar arasında, anlamakta güçlük çekiyordum. Halbuki ben insanoğlunun bir sorumluluğu olduğunu, bu şekilde düşünürsek üstelik (tırnak içinde) "dünyanın en zeki yaratığı" olduğumuzu iddia ediyorsak, yok oluşa giden süreci durdurma inisiyatifini kullanabiliyor olmamız gerekir. Sahip olduğumuz alışkanlıklardan oturduğumuz eve kadar her şeyi doğanın varlığı göz önünde bulundurularak düşünülmesi, inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum dedim. Ben yazlık evimin olacağını zannetmiyorum dedim arkadaşıma. Yazlık evlerin, bırak kıyıdaki doğal alanları ve zeytinlikleri, kıyıdaki foku, denizdeki yunus ve kaplumbağayı, balıkları yok ettiğini ama aynı zamanda aldığımız nefesi de yok ettiğine inanıyorum. O bakımdan o konuşmada bizzat doğa korumanın insanın kişisel çıkar ilişkisine dokunduğunu gördüm. Bu çatışmada insan fütursuzca "doğayı" değil "çıkarını" kolluyordu! İnsanlar çok şahsi, daha doğrusu insanı doğanın ta merkezine koyarak, bencil olabiliyor ve bu nedenle doğa koruma onlara çok ters, saçma geliyor. Ben hayatım boyunca Ulusal Fok Komitesi toplantılarında ve diğer ortamlarda, halen günümüzde insan olarak bizlerin çok büyük sorumluluklara sahip olduğumuzu ve yok olan alanların sorumluluğunu hesaba katmamız gerektiğini ifade ettim. İnsanın "Ben" i çok fazla öne çıkarmaması gerektiğini anlattım. O arkadaşımla olan konuşmam bazı şeylerin "korumacılık" hayatımda kolay olmayacağını bana hatırlattı o zamanlar.
Başından geçen en ilginç olay?
Çok var. Birçok yerde de canımızdan olacak tehlikeler atlattık, kaza veya araştırma anlarında. 1994'de Ozan, Harun, bir gönüllü ve ben Karaburun'da bir araştırma sonunda kıyıdan dağlara virajlı toprak yollarda arabayla tırmanırken, Ozan'ın araştırmada birşeye sinirlenmesi nedeniyle az daha 30 metrelik uçurumdan aşağı uçuyorduk. Bir uçurum bir dağın yamacı derken, sonunda aracı zor durdurdu Ozan; ama yarısı yolda yarısı uçurumda kalmıştı. Ozan'ın hırstan ayağının gazda kitlendiğini anladığımda, ayağını gazdan kaldır diye bağırmamla son saniyede kurtulduk. Eğik arabadan teker teker indiğimizi hatırlıyorum. Bir de, 1995'de Foça'da ilk yavru fokumuz Derya'nın 1 haftalık iken Şevki abi, Harun ve benim foku fotoğraflama anım; kalbim duruyor sandım o güzellik karşısında. Masum ama şirin yavruya sarılmamak için zor tuttum kendimi. Bazen de ters düştüğümüz insanlarla ölümüne değil belki ama çok ciddi tartışmalarımız oldu. Kısacası, en ilginç anı yok bende, ilginçler var; anılardan bir tanesi, Akdeniz fokunun Karadeniz'de soyunun tükenmesine neden olanlardan biri olan Ayıcı Şükrü. Şükrü dayı 65 yaşlarında vefat etti, birkaç sene evvel. Akçakoca'lıydı. Canlı fok avcısı, en son 1977'de canlısını yakalamış ve satmış. Ayı balıklarını (foklara Karadeniz'de ayı balığı ya da deniz ayısı derler) canlı yakaladığı için adı "ayıcı" kalmış. Sonra çok sıkı bir doğa korumacı mantığına sahip oldu o başka...
Canlı fok avcısı ne demek, ne yapılır fok avlanınca?
Hayvanat bahçelerine canlı satılıyor. Bizim "ayıcı" amcamız fokları Gülhane, Ankara hayvanat bahçelerine, sirklere satmış, fuarlara vermiş. En azından -kendi ifadesine göre- 20 civarında yakalamış (tabi sonuçta ölümlerine neden olmuş). Karadeniz'de yağı için, ağlara zarar verdiği için de balıkçılar tarafından öldürüldüğü olmuş, ama canlı olarak da çokca tutulmuş. Bir dönem Tarım Bakanlığı mavzer ve mermi vererek avcılara yunus öldürtmüş 1960'lı yılarda. Balıkçılar da bu arada bolca fokları da vurmuş, yunusların yanısıra. Ama bu adam çok ilginçdi, çünkü bir numaralı canlı fok avcısıydı. Hatta tüm Akdeniz havzasında tekti, keza hiç bir yayında veya Avupa'lı meslektaşlarımızla kişisel görüşmelerde böyle bir "meslek" duymamıştık. Aramızda geçen en ilginç olay şöyle oldu; Bir yaralı fok vardı Foça'da, adı "dişi korsan", zamanında ağa sıkışmış ve başına geçen ip hayvanın kafatasını iyice sıkmış, onun yakalanması ve ipin çıkarılması gerekiyordu. Sonuçta aramızda karar verdik, ayıcı ile fokun başındaki ipi çıkaracak, mümkün olursa hayvana kısa bir pansuman yapacaktık, dolayısı ile ayıcıyı Foça'da misafir ettik. Fokun devamlı yattığı mağarayı gözlem altına aldık uzun süre. Ama Şükrü dayının gelmesinden hemen sonra ilginç bir şekilde "dişi korsan" yok oldu ortadan. Sanki onu hissetti. Ayıcı Şükrü Foça'da 1 ay kadar bekledi bekledi sonra geri döndü... Amacımız foka zarar vermeden onu canlı yakalayıp, başındaki ipi alıp antibiyotik vermekti, mümkünse tıbbı müdahaleler yapmaktı. Bu konuda Hollanda'da eğitim gören AFAG'da arkadaşlarımız vardı. Başta Harun geliyor, Ozan da var, Foça Belediyesi veterineri Avni Gök de var. Ama fokun ayıcıyı hissetmesinden bunu yapamadık. İlginç olan fokun tam ayıcı Foça'ya gelmesinden hemen sonra kaybolmasıydı, içgüdü diye buna diyorlar herhalde...

Soyu tükenen bir canlıyı yılarca avlayan bir olarak Şükrü Dayı çok inandı bizim doğaya olan inancımıza ve sevgimize. 1988'de tanıştık, 97'lere kadar bizimle iç içeydi, birbirimize çok şey öğrettik. Benim evime gelmişti bir gün memleketinden, çay kahve içiyoruz. Yaşlanmış ve artık bu işten ekmek kazanamayacağını da biliyor. Benle tanıştıktan sonra, korumacılık mantığının ön plana çıktığını gördüm onda. 1960'larda bu deniz canlısını sonsuz zannetmişler ve yakalayıp durmuşlar. Bende odada asılı farklı fok posterlerini görünce, o hayvanın canlısını arıyoruz, fotoğrafını çekmek için didiniyoruz, tükenmek üzere bir canlının peşinde koşuyoruz, bunlar ona çok ilginç geldi. Bir metal mühendisinin neden fokla bu kadar ilgilendiğini sorguladı kafasında. Oturup her şeyi anlatmak çok zor, yavaş yavaş, Allah'ın yarattığı bir canlının yeryüzünde yaşaması gerektiğini, her şeyin doğada bir yeri olduğunu, hiçbirinin sebepsiz olmadığını vs. anlattık yavaş yavaş yıllarca.. Onu hissetti. Bir ziyaretinde Türkçe, İngilizce, Yunanca bir sürü fok posteri gördü evimde, baktı ki dünya koruyor. Etkilendi bunlardan. Bir seferinde de elinde çay, dalmış fok posterine bir şekilde, "ne oldu Şükrü dayı" dedim yanına gelerek, "yahu düşünüyorum da bizum Karadeniz'den neden yok oldu bu ayu balığı" dedi (o ciddi, ben gülüyorum...) "E yakalamışsın ya Şükrü Dayı" dedim, "yok" dedi "yakalamakla biter mi, onu fabrikanın asidi yok etti, ben düşündüm de buldum oni" dedi, Ereğli Demir-Çelik fabrikasını mahkum ederek.
Üç beş ay Foça'da dişi foku izleyip, Şükrü Dayı geldiğinde fokun ortadan kaybolması bana en ilginç gelen olaydır. Bir seferinde de kendisine kaç tane ayı balığı yakaladın dedim, önce bir kaçamak yaptı cevap vermedi.. 20 tane diyorsun ama bu bana biraz az geliyor dedim. "Söyledim daa, 20'dir" diye çıkıştı. Belliydi, benden bilgi kaçırıyordu, çok akıllıydı, Akdeniz foku denen canlı yok oluyordu ve geçmişte bir sürüsünün ölümüne neden olmuştu. Aslında utanıyordu... Bana o cevabı verirken, utandı, doğrusunu söyleyemedi. Bir zamanlar ortağı olan balıkçı Refik ağabey en az 100 tane yakaladık demişti başka bir araştırmada mesela... Ama beni de çok sevmişti, hediyeleşirdik. Yöre insanı ile uyumlu olmak lazım; doğa koruma kavramını, çalıştığın canlıya-canlı grubuna ilişkin bilgileri aktarmak bir doğa korumacının önemli bir hedefi olmalı, ancak şurası çok önemli; bu öyle köylüye, yöre halkına zat zut yaparak, onlara kızarak ya da bilgiçlik taslayarak olmuyor. Eğitimi insanlarla uzun süre arkadaşlıkların sonunda hayata bakışınla, tavrınla, tatlı sohbetle verirsin. Yoksa bir anda sonuç almaya çalışmak zorlama bir gayrettir ve çoğunlukla ters teper. Yani kahveye gelip poster broşür bırakmak gerçek çözüm değil. Buna birçok yerde şahit oldum. O adam (Şükrü Dayı) daha sonra yaşadığı balıkçı mahallesine düşüncelerini öğrendiklerini anlattı ve korumacı kaldı. 1992'de Uyuz Gölü yakınında, dikkuyrukları vuran Kömişini köyü muhtarı da, kuş araştırmaları sırasında gide gele, sabırlı konuşmaların sonunda sıkı korumacı oldu. Fahri Av Müfettişi olmama rağmen, sert yaklaşımı hiç benimsemedim. Daha sonra ne kendisi ne başkası o gölde dikkuyruk vurmaya yeltenmedi.
İnancını yitirdiğin oldu mu?
Hiçbir zaman yitirmedim. Azaldığı oldu ama dibe hiç vurmadı. Bence doğa korumacılık eşittir sorumluluk. İnsanın, nefes aldığı, ekmeğini yediği toprağa karşı bir sorumluluğudur. İnancını yitirmek demek, sorumluluğun olmadığına ikna olmak, o sorumluluğu taşımamaktır. Korumacılık prensibi olsun veya bir siyasi görüş olsun, ne olursa olsun, inanç yok olmaz. Yok olursa veya yitirilirse o inanç değildir zaten. İnancını yitiren doğa korumacı yoktur. Bir davaya inanan, inancını yitirmez. Ancak şu olur, pasif döneme geçilir, belki o dönemde çok sevdiği bir insanı yetiştirir ardından, pasif gibi görünür ama o bir şekilde eğitimle, bir makale kitap yazarak devam eder yoluna. İnancımı hiçbir zaman yitirmedim.
Üzerinde etkili olan kimse oldu mu? Senin bir veliahdın ya da yetişmesine özel destek verdiğin kişi ya da kişiler var mı?
En başta ODTÜ SAT'ın kurucusu aynı zamanda ODTÜ'den bölüm arkadaşım Kemal Gökhan Türe. Hem çok sevdiğim bir insan, ama onun bilime olan saygısını, insanları yönlendirmesini çok takdir ederim. Bilime çok fazla destek verdi her zaman. Sualtı zıpkın avcılığından vazgeçme nedenlerimden biridir Gökhan Türe. Eminim başkaları da Gökhan'dan etkilendi ve zıpkıncılığı bıraktı. Elbette AFAG'ın kurulmasında öncü fikri sağladığı için Prof. Dr. Fikret Berkes de beni etkileyen önemli birisidir. Kendisi ile yüz yüze tanışma fırsatım olmadı ancak ilk fırsatta bunu yapmak ve konuşmak isterim. Bir de Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu. Kendisinden çok etkilendim. Onların çalışmaları, gayretleri, nosyonları, inançları beni etkilemiştir. Mursaloğlu 1918 doğumlu, tam bir Cumhuriyet kadını, bilim adamıydı. Aslen Ziraat Fakültesi mezunu ama sonradan Fen bilimleri Biyoloji Bölümü'nü de tamamlamış iki üniversite mezunuydu kendisi. Hem Avrupa'da hem Amerika'da eğitim yapmış, dünyadaki çalışma biçimlerini iyi bilen ama son derece ülkesine, ülkesinin doğasına düşkün bir bilim adamıydı. Biraz sert, zor bir yanı da vardı. İlk olarak 1987'de tanıştık, ilk yıllarımızdı. Fakat o sertliği bile bize çok şey öğretti. Bizi kolayca yanına alıp bağrına basmadı ama 91-92'den sonra, bizle çok şey paylaştı, ben şahsen ikili görüşmelerde çaylı sohbetlerde çok önemli kavramlar, bilgiler edindim kendisinden. Zaten Akdeniz foku üzerine dünya çapında makaleleri olan ses getiren bir hocaydı. Akdeniz fokunun yavru anne ilişkisini ortaya koyan sarsıcı, hiçbir bilim adamının hala yeni yeni anladığı gerçekleri saptadı. 20 sene sonra yeni olarak bazı şeyler anlaşılıyor. Çalışacak fok numunesi de artık az olduğu için değeri biçilemez kaynaklar oldu o makaleler. Bu üç insan bende önemli izler bıraktılar. Yurtdışında da, William Johnson ve arkadaşı Matthias Schnelmann. Bu ikisi "The Monachus Guardian" adıyla önceleri destekli ancak sonradan tamamen kendi imkanlarıyla bir web sitesi yapıyorlar. Bu kadar inatçı, yılmayan ve yıllardır aynı kalitede iş çıkarıyorlar… hem de hakkında az bilgi olan sadece 3 tür keşif fokları üzerine bu yayını yapıyorlar. Türkiye'den de haberleri çoğunlukla SAD-AFAG' tan alıyorlar. Türkiye'ye de sık gelirler ve bizlerle buluşur, proje geliştirmemize yardımcı olurlar. Son derece kaliteli olarak bu yayını sadece iki kişinin çıkardığına inanamazsınız, son derece profesyonel ve çalışkanlar... www.monachus-guardian.org sitesine girmenizi tavsiye ederim. Bir de William Johnson'un muhteşem 2 kitabı yayınlandı, Akdeniz fokunun antik çağlarda ve post klasik dönemde tarihçesini anlatan yayınlar. Herhalde dünyada bu konuda yayın yapacak başka bir yazar olmayacaktır. Kuş gözlemciliğinde ise hocam ve bana kuş gözlemciliğini sevdiren bilgili, çalışkan insan Sühendan ile bu işi ciddiye alarak ve yıllardır titizlikle yapan mütevazi insan Sancar Barış örnek aldığım insanlar olmuşlardır. AFAG'ın içinden çıkardığı, Yalçın'la birlikte başlangıçta destek olduğumuz, ama devamında işbirliği ve kendi azmi ile bulunduğu noktaya gelen Harun Güçlüsoy sadece bizim için değil Türkiye için önemli bir biyolog. İnşallah Türkiye denizleri için daha birçok bilimsel çalışmalarda bulunacak.
Yeni eğitilenler (örneğin senin konunda eğitim alanlar) konusunda bir fikrin var mı ya da gelecek kuşaktan umutlu musun?
Elbette. Ama yeterli mi? Sayı olarak son derece yetersiz. Aslında hem sayı hem de biraz kapasite olarak artmamız lazım. Bunu sadece yeni arkadaşlar için söylemiyorum, mevcut sivil toplum kurumları için de söylüyorum. Artmamız lazım. Yalnız buradaki artıştan kastım "nitelikli artış". Yoksa sürü gibi artış faydadan çok zarar. Özellikle bunu -yani nitelikli kuşçu sayısını artırma- başka hiçbir dernek başaramadı. Bu röportajı sizin yaptığınız için söylemiyorum ama Doğa Derneği'nin yaptığı çok önemli. Sizin özellikle kuş gözlemcileri habitatları da izliyorlar, bu çok önemli yani izleme-takip çok önemli. Ben biliyorsun, aynı zamanda hasta bir kuş gözlemcisiyim ve esas olarak bir kuş fotoğrafçısıyım. 1988'de Sühendan'ın çırağı olarak başlamıştım kuşçuluğa. 1991'de Ankara Kuş Gözlem Topluluğunu Uygar, Sühendan, ben, Koray, Filiz ve Okan Arıhan'la kurduğumuzda önceleri 9-10 kişiydik. Sayımız sonraları arttı ancak 93-95'li yıllarda bile hiçbir zaman 30'u geçmedi. Fakat şu son zamanlarda Doğa Derneği olarak yaptıklarınızı görünce, -toygara üyeyim bu arada, toygardaki mesajları dikkatle izlerim hatta sakladıklarım da oluyor- takdir etmemek mümkün değil. Şu anda Türkiye'de kuşçu olarak yaklaşık sayımız 350-400 civarında. Türkiye'ye yayılmış bir 350-400 kişi, eskiden İstanbul Ankara arasında konsantre olmuş 20-30 kuş gözlemcisiyle mukayese edilemez. Bu %1000'lik hatta üzerinde bir artış eder. Bunun altını çizmek lazım. Gelecek kuşaktan ben şöyle ümitliyim.. %1000 çok büyük bir artış, artı dağılım olarak İzmir Antalya'dan, Erzurum Diyarbakır'dan insanların bunun bir parçası olması çok güzel. Demek ki diğer dermekler biraz daha kitle derneği olma (her ciddi derneğin stratejisine saygı duyuyorum tabi) yolunda çalışması önemli. Av Yaban Hayatı Koruma Derneği de belli yerlerde avcıları koordine etme şeklinde böyle bir başarı gösterdi belki ama Doğa Derneği bu kadar geniş kapsamda aktif 400 kişiyi toplayabiliyorsa bu bir başarıdır. Diğerlerinin de örnek alması gerekir. Umutsuzluk yok, bunu da toygar ve Türkiye'nin kuşçuları ispatladı diyebilirim.. Canavar gibi kayıtlar gözlemler geliyor, güvenilir veri eksikliği kapatılıyor, o bakımdan çok önemli.
Dünle bugün arasındaki önemli fark ne? İnancını körükleyen veya inancını körelten bir gelişme var mı?
İnancı körelten değil de azmi azaltan şeyler oluyor tabi. Yatırımcıların aşırı derecede baskı uygulaması, Türkiye'deki doğal alanları ve türleri yok etmesi, habitatları yok etmesi azmi köreltebiliyor. Eğer aklı selim düşünmeyip de yatırımcıya rağmen kamuoyuna rağmen hükümetler, yatırımcıların doğru dürüst ÇED'i yapılmadan doğaya etkisi nedir saptanmadan evet deyip oldu bittiye getirirse, Sit alanlarında olduğu gibi (bence çok yanlış bir karar, 1 derece Sitlerin başına gelen bir faciaydı, neyse ki ertelendi hiç olmazsa) doğal alanlarımızın kaynaklarımızın bedeli yoktur, parayla ölçülemez. Bir toplantıda şöyle bir noktaya geldik; AFAG şu soruyu sordu peki dedik "para para diyor yatırımcı, bir fok kaç para eder, bir Akdeniz fokunun bedeli nedir sizce…" Cevap gelmedi. Ve karar vericiler orada nötr kalır ve hatta taraf tutarsa o zaman ben sivil toplum kuruluşlarının neden daha aktif olmadığını düşünürüm. O soruya kimse cevap veremedi. Soyu tükenen bir canlı için bedel konulabilir mi? Kısa vadede üç beş bin dolar kazanılacak, bunu nesli azalan bir canlıya, ülkenin biyolojik zenginliğine tercih ediyorlar. Üstelik Türkiye'de yatırım planlaması nasıl yapılıyor, çok büyük soru işaretleri içeriyor.. Tesisler acaba tam doluyor mu? Gerçekten ekonomiye katkısı var mı, zararı var mı? Bu tam bir araştırma konusudur ancak yapılmadığını düşünüyorum. Bir de uzun vadede Çevre ve Orman Bakanlığı'nın üzerine büyük bir görev düşüyor. Tahterevallinin göbek noktasıdır bu kurum. Bir tarafta biyolojik zenginlik, eşsiz ekosistemler bir tarafta yatırım vardır. Kim ağar basarsa o kazanır, ama ortada hakkaniyetle adaleti yerine getirmek durumunda olan kamu kurumu baskıları göğüslemek zorundadır. Siyasi bir denge noktası değil, bilimsel yöntemlerle dengeyi koruyan bir kurum olmalı burası. Elbette yatırım da olacaktır, ama iyi planlanma sonucunda olmak zorundadır, doğal ortamları bozmayacak ya da bozunuma yol açacak adımları atmayacak yer göstermek zorundadır. Herkes istediği yerde yatırım yapabilmeli mi? Hayır. Yatırımcı, klasik şekilde "benim yatırım yapacağım yere karışıyorlar, ben böyle engel görmedim" diyor. Hep aynı yakarış gelir yatırımcıdan, karar verici zayıf kalırsa bu haykırışa, ne kadar yanlışsa da, karar "yatırım" çıkabilir. Türkiye'de doğa korumacıların başarılı olduğu noktalar vardır ama kaybedilen ve gerçek anlamda yok pahasına katledilen alanlar da olmuştur. Bu katledilen yerleri gördükçe ne kadar sesimiz çıkarsa çıksın, bir bakıyorsunuz yapılmış. Haliyle bu beni üzüyor.
Şu anda gündeminde ne var?
AFAG'ın önemli hedeflerinden bir tanesi var, benim de hedefim, özellikle tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında Akdeniz Foku Yaşam Alanlarını korumak. Bu yeni bir şey değil. Benim gündemimde de hep bu vardı, şimdi de bu var. Kıyı alanlarını kayda değer olanlarını korumak. Özel olarak gündemimizde 12 önemli fok alanının arasında öncelikli 5 alanın daha somut ve yönetim planı çıkarılmış statüye kavuşturulması yer almaktadır. Bu arada yanlış anlaşılmasın, SAD-AFAG tabi ki mesela Köyceğiz'in, Marmaris'in veya Fethiye'nin içindeki (şehrin içindeki) bir yatırım ile ilgilenmez, buradaki sorun kentsel dokudur, kültürel doku ve mimari dokunun bozulmasıdır, bizi doğrudan ilgilendiren "el değmemiş, biyolojik çeşitlilik açısından önde gelen veya dünya veya Akdeniz çapında önemli olan, Türkiye'nin ender canlılarının korunabileceği kıyı alanlarını" korumaktır. Biz sanılmasın ki gözü kör yatırıma karşı bir grup insanız. Hayır biz doğal kalmış kıyı alanlarımızı, bozulmamış doğal kaynaklarımızı gelecek kuşaklara aktarmakla mükellefiz, gündemimizde bu var. Şu anda ayrıca bir kamuoyu oluşturma çalışmamız var. Akdeniz foku ve yaşam alanları hakkında kamuoyu oluşturmak, ulusal bir kampanyayla bilinçlendirme çalışmamız var. Ciddi bir ilgi de var. Fakslar, e-postalar geliyor.. Bu sembolik olarak bir evlat edinme ama aslında bu nesli azalan fokların yaşam ortamları onların (fok evlat edinenlerin) himayesine giriyor bir şekilde, çünkü onlar manen sahiplendiklerini ve desteklediklerini ortaya koyuyorlar yoksa bunun parasal katkısı o derece önemli değil. Son zamanlarda şahsen gündemimde sayısal fotoğrafçılık var; hem dijital fotoğrafçılık donanımı hem de dijital fotoğraf çekimi üzerinde çalışıyorum.
Türkiye için bir hayalin var mı?
Sivil toplum kuruluşları 3. sektör olarak kabul ediliyor artık dünyada, özellikle Amerika'da. 1. sektör devlet, 2. sektör ticari kuruluşlar para kazanan kuruluşlar üçüncü sektörde yönetilen, sermayeden ve yönetimden olumlu ya da olumsuz etkilenen toplumu da sivil toplum kurumları temsil ediyor. Türkiye'de yaklaşık 70.000 dernek ve 5 bin civarında vakıf var ama bunların etkinliğini hiç konuşmamıza gerek. Bence % 90 oranda pasifler ya da amaçlarını kısmen yerine getirebiliyorlar, yani sivil toplum etkinliği Türkiye'de gerçek anlamda yok… Doğa koruma konusunda şu anda etkin olanların etkinliklerinin daha fazla arttırmasını hayal ediyorum. Hem de bunların dışında yenilerin kurulmasını, nosyonlarını vizyonlarını geniş tutmalarını arzu ediyorum. Bu mevcut ve iyi çalışanlarla iyi bir iletişim işbirliği ağının kurulmasının ve sivil toplum olarak ağırlıklarını koymalarını isterim. Çünkü bence katılımcı demokrasinin baş aktörlerinden biri sivil toplum kuruluşlarıdır. Bunun yeterince farkında değiller. Beraber çalıştığımız dernekler olarak bir araya geldiğimiz yeni orman yasası ve doğal Sitlerle ilgili kampanyalarda çok önemli girişimlerde bulunuldu. Hayalim sivil toplum kuruluşlarına daha bilinçli daha bilgili ve daha ağırlıklı olarak varlıklarını devam ettirmeleri. Ama şu bakımdan içim rahat, AFAG 18 yılda yerel yönetim ve diğer korumacılarla işbirliği içinde Türkiye'de birçok kıyı alanının koruma altına alınmasında ya da yönetim planlarının oluşturulmasında çok etkin oldu; Foça'da, Karaburun, Bodrum, Datça yarımadalarında, Batı Mersin kıyılarında. Ayrıca, korunan alanlarda (hatta Milli Parklarda) yasadışı yapılaşmaları tespit etti, üzerine gitti, durdurdu. Görevimiz olmadığı halde Gümüşlük Çavuş Adası'nda fok habitatında (burada tepeli karabatak, ada martısı ve kara doğan dahil bir çok kuş türü de var…) 137 ton petrol temizledi. Daha da yapmaya devam edeceğiz.
www.monachus-guardian.org/mguard14/1421covsto.htm
Tabi bunun dışında da hayallerim var: Türkiye'nin biyolojik çeşitliliğinin korunmasını isterim, nesli tükenen canlıların korunmasını tehditsiz ortamlara kavuşmalarını dilerim. Ancak bütün bunlar ağırlıklı olarak araştırmacı kuruluşların nitelikli çalışmalarına, karar vericilerin bilimsel yöntemlerle uluslararası anlaşmaların gereklerini uygulamaları ve sivil toplumun sistemli-kararlı-prensipli çalışmalarına bağlı. Sorunu başlatan insanlar, çözüm de insanlarda. Ancak inancım odur ki, bu çözüm en başta sistemli sivil toplum kurumlarında düğümleniyor.
Bu süreçte yaşamsal alışkanlıklarını değiştirdiğin oldu mu?
Baştan beri alışkanlıklarım hep aynıydı. Ama bir önemli konu vardı hayatımda ve artık değişti; eskiden zıpkınla balık avlardım ama artık hiç yapmıyorum -16 yıldır-. Üniversitede 3. sınıftayken zıpkıncıydım, büyük balıklar zıpkının kelebeklerini kırar, av kaçardı. Bu yüzden bölümün malzeme laboratuarında çok kuvvetli malzemeden kendi zıpkın şişimi ve kelebeğini yaptığımı bilirim. Orfozlar diğer zıpkın balıkları vs. rüyama girerdi. Hasta zıpkıncıydım ama bu 2-3 yıl sürdü. Avcılığa 1989'da veda ettim. Haliyle hayatımda değişen en önemli alışkanlık budur. Başından beri lükse düşkün değilimdir, aşırı tüketmem, çevre dostu ürünleri almaya çalışırım, doğayı korurum, bilinç yaymaya gayret ederim ve bu da aynen devam ediyor.
Sence en kısa yoldan Türk halkının gündeminde doğanın yükselmesi için ne yapmalı?
Bu bir tekamül sürecidir, toplumlarda bir anda bunun olacağını zannetmiyorum. Ama bunun için tek bir model yok, pek çok modelin var olduğunu düşünüyorum. Bu işte Bergama olayında olduğu gibi çarpıcı olaylara da ihtiyaç olduğunu düşünüyorum ama yavaş yavaş eğitime de, nosyonların oturmasına da ihtiyaç var. Basının konunun içine girmesine doğa ile ilgili haberler daha ciddiyetle yer vermesine ihtiyaç var. Böyle magazinvari; şu kadar tilki öldü, ya da şurada kaçak avcılar yakalandı gibi kıyıda köşede kalmış haberlerden ziyade... bunu basın isterse yapar ama istemiyor. Kısa, orta ve uzun vadeli çözümlerin hepsinin birden olduğu bir yelpaze bence bu. Tek bir modelle çözüme gitmek diye bir şey bence yok. Hepsine gerek var, çünkü bu bir süreçtir, gelişmiş ülkeler bugün bu seviyeye geldilerse unutmamalıdır ki onlar da bir süreçten geçtiler. Bunlar pat diye 1930 yılında çevreci olmadılar. Çünkü bu süreç sindirilmezse karşı taraftaki gruplar da o derece yüksek tepki gösteriyorlar. Siz kalkıp ta bir deniz kaplumbağasının bir yatırımdan daha önemli olduğunu söylediğiniz zaman çok büyük tepkiler ortaya çıkacaktır. Ama sindirmiş bir toplumda da, bunu kamuoyuna veya resmi bir kuruma kabul ettirebilirsiniz. Yatırımcı her zaman yatırımcıdır. Onların zihniyetinin değişeceğini pek zannetmiyorum. Tüm dünyada bu böyledir. Ama 1. ve 3. sektör yani karar vericiler ve STK'lar çok önemli. Bu mozaik bir çözüm, taşlar yerli yerine yerleşti mi tablo ortaya çıkar, çözüm ortaya çıkar.
Türkiye'de bir habitat ya da yer seçimin var mı? Hayatımı orada geçirmek isterdim diyeceğin.. ya da başka bir ülkede..?
Hayalimde olan bir yer var mı diye soruyorsun. Türkiye benim için çok önemli o yüzden yurtdışına çıkmıyorum. Rahatlıkla elime fırsatlar da geçti ama Türkiye dışında yaşamayı hiç düşünmedim. Anlatamayacağım bir sevgi bir bağlılık var. Hem insanına karşı, hem doğasına hem kültürüne karşı. Tüm Anadolu'yu ve Trakya'yı, kıyıları, sulakalanları, dağları seviyorum, Ege ve Akdeniz kıyılarını çok seviyorum. Yaşamak istediğim yer Ege ve Akdeniz kıyılarındaki herhangi bir yer olabilir. Kıyıları bozmak istemiyorum. Kıyıda ya da kıyıya yakın bir köyde mevcut (sonradan yapmadan) bir evi restore ederek yaşamayı arzu ederdim. Ama inanın ben Ankara'da yaşamaktan çok memnunum. Neden mi? İki nedeni var; Ankara'da yaşamakla el değmemiş, bakir doğal alanları işgal etmiyorum. İkincisi Türkiye'de her yere en optimal uzaklıktaki şehirde yaşıyorum, dolayısı ile ülkemi daha az yorularak ve para harcayarak gezme, tanıma, araştırma, fotoğraflama fırsatına sahip olmuş oluyorum.
Doğa koruma yerine ilk tercih edeceğin konu/iş/dal ne olurdu? Seçiminden memnun musun? Diyelim ki Türkiye'de doğanın korunmasına ihtiyaç yok, ben ne bileyim ressam olurdum der miydin?
Bilim adamı olmak isterdim. Akademisyen olup bir konuda çalışmak, daha çok ürün vermek, makaleler, kitaplar yazmak isterdim. Bilginin gelişmesini, yayılmasını isterdim. Akademisyen olmadığım için içimde bir ukde vardır. Gerçekten ürünler veren bilim adamlarına çok büyük saygım var ve bunu da doğa korumaya kullananlara daha büyük saygı duyuyorum. Ama bir dahaki yaşantında diye sorarsan ve doğa korumaya alternatifin ne olurdu diye sorarsan, cevabım yine doğa koruma olurdu. Değişmez çünkü buna ihtiyaç var. İnsanın bitmez ve anlamsız aç gözlülüğü devam ettiği sürece "doğanın korunmasına gereksinim olmayacak" bir ortam oluşacağını hiç sanmıyorum. Biz korumacılar hep tahripçi insanlarla karşı karşıya kalacağız.
Arkadaşlarıma sorunca, "aman onlar Ozan'la Cem bir efsane en tehlikeli yerlere dalarlar, onlar gibisi yoktur" dediler bana. Nedir ne değildir, bu ne kadar doğru?
Aslında tek Ozan'la değil Yalçın'la da Harun'la da öyle. Çok sakat yerlere daldığımız doğrudur. Karadeniz'de, Karaburun'da, Bodrum'da böyle ciddi hayati tehlike arz eden vakalarla karşılaştık mesela. Birçok defa karanlık, su altı girişli mağaralara girdik. Bir kez Yalçın'la Karadeniz'de Kastamonu kıyılarında, sualtı girişli bir mağaraya girdik, diplere kadar ilerledik. Tam içerdeyken elimizdeki tek fener söndü!.. Dalgıç kıyafetleri ile suda, kapalı bir ortamda, zifiri karanlık, hiçbir yönü bilemiyoruz, dalga nereden geliyor, dışarısı nerede belli değil. Kapalı bir ortamda göğsüne kadar suya girmiş durumdasın, paletlerin kuma basıyor, yalnızca 2 kişisiniz ve elinizde tek fener var. Çok büyük bir hataydı elbette yaptığımız!.. Mağara dalışında birer asıl ikişer yedek olmak üzere adam başı üç fener olması gerekli. Aslında malzeme imkansızlıklarından dolayı bunu yaptık tabi. Teknede toplam üç fenerimiz vardı, ikisinin pili bitmişti. Mecburen tek fenerle girmiştik mağaraya, o da elimizde bozuldu. Neyse, mağarada Yalçın fenere vurdu, sarstı falan, ama olmadı, sonra pilleri zifiri karanlıkta taktı çıkardı. Şöyle üç beş dakika uğraştan sonra yaktı feneri, ama feci soğuk terler döktük. Sonra (hemen çıkacağımıza) ilginçtir o tek bozuk fenerle biraz daha içeriye girdik, mağara şekline ve bir de fok var mı diye baktık, mağaranın en dibini görmeden rahatlamak yok ya. Keza içerde fok bulursak, Karadeniz'in belki de bilinen tek foku olacaktı. Neyse, bir şey bulamayınca hemen gerisin geri dalarak çıktık dışarı. Dolayısı ile hem ıslak olmak hem ter dökmek nasıldır çok iyi biliyorum. Bunun gibi bir sürü olay yaşadık tabi. AFAG içinde bazen çılgın işler yapılıyor ancak tek hedef nesli tehlike altındaki Akdeniz foklarının yaşam ortamlarını korumak için araştırmak, onlar için bu özverili çalışmalar devam ediyor.
Doğa korumacılara söylemek istediğin son bir şey var mı?
Doğa korumacılara söyleyebileceğim bir tek şey var o da doğru yoldalar, sakın vazgeçmesinler. İhtisaslaşsınlar. Özel bir konuda bilgi sahibi olma, uzmanlaşma çok önemli. Bu sayede bilgiyi bir kaldıraç gibi kullanabilirler. AFAG'daki arkadaşlarım ve ben vazgeçmeden Akdeniz fokları ve yaşamalanları üzerinde çalıştık. Bu sayede bir çok başarı ve somut kazanımlarımız oldu. Aslında biz tür korumuyoruz, onların habitatlarını korumak esas gayemiz. Bilimsel verilerle, çok iyi donatılmış şekilde karar vericilerin karşısına çıkmalıyız. Tavsiyem çok çalışmaları, diğer uzmanlarla koordineli çalışmaları, mümkün olduğu kadar bilimsel metotlarla çalışmaları ve bunu iyi raporlarla, diğer materyallerle destekleyerek korumaya yönelik kullanmaları. Bir de "habitat koruma tür korumaktan çok daha önemlidir" kavramını tekrar işlemek isterim. Bu işe ilk başladığımızda fok önemliydi, şirin canlılar, peşinde koşmak güzel, görüntülemek, incelemek güzel ama uzun zamandır öyle düşünmüyoruz. Onlar bir sembol artık. Doğal kalmış kıyılar baki kalmalı, Akdeniz fokları, ada martıları, posidonia çayırları, kara doğanlar, kumullar ve zambaklar için.
|